Dünya büyük bir balığın üzerindeymiş

ilhan arsel kuranin elestirisi nun dunyanın balik uzerinde yaratilması

ilhan arsel kuranin elestirisi nun dunyanın balik uzerinde yaratilması

Kuran’daki anlatıma göre, Tanrı, yerküreyi bir “döşek” yapmış ya da uzatıp döşemiş ve dağları da birer çivi yapmıştır ki, yer oynamasın ve sarsılmasın diye (örneğin bkz. Nebe’ Suresi, ayet 6-7; Rad Suresi, ayet 3)! Bu vesileyle Kalem Suresi’nin ilk iki ayetinde yer alan “Nün” sözcüğüne ve bu sözcükle ilgili hadislere göz atarak şeriatçıların bilimsellikle ilgili iddialarının ciddiyetle ne kerte [derece] bağdaşmaz olduğu konusunda fikir edinmek mümkündür.

Gerçekten de bu ayet aynen şöyledir:

“Nün; kalem ve onunla yazılanlara andolsun ki, ey Muhammed! Sen Rabbinin nimetine uğramış bir kimsesin, deli değilsin” (Kalem Suresi, ayet 1-2).

Görüldüğü gibi burada Tanrı, Muhammed’in deli olmadığını anlatmak için, “Nün; kalem ve onunla yazılanlara andolsun ki…” diyerek yeminler etmekte! Burada geçen “Nün” sözcüğünün ne olduğu bilinmez. Tanrı adlarından biri olduğunu söyleyenler yanında “kalemdir” ya da “balıktır” diyenler vardır. Güya bu büyük bir balıktır ki, yerküre (arz) onun üzerine oturtulmuştur!

İbn-i Cerir İbn Abbas’tan rivayete göre, güya Tanrı’nın yarattığı ilk şey “tefem“dir ve kalem yaratılınca bütün olacak şeyler oluşmuştur, sonra buhar yükselmiş ve ondan da gökler yaratılmış ve “yerküre” (arz) onun sırtına döşenmiştir; sonra yerküre hareket etmiş, derken ıstırapla çalkandığı için dağlarla tutturulmuştur. Bundan dolayıdır ki, dağlar yerküreye karşı hep övünür olmuşlardır!

Yine Muhammed’in söylemesine göre -ki İbn Abbas’tan rivayettir-, güya Tanrı ilk olarak “kalemi” yarattıktan sonra, ona “Yaz!” diye emretmiştir ve kalem de kıyamete kadar olacak şeyleri yazıvermiştir. Ve sonra Tanrı su üzerinde “Nûn”u “halk etmiş [yaratmış]”, onun üzerine de yerkürenin kabuğunu örtmüştür!

Bazıları da Muhammed’in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: “Tanrı Nûn’u yarattıktan sonra onun üzerine yerküreyi (arzı) yayıp döşemiştir.” Nün, bundan ıstırapla deprendiği [sarsıldığı] için yerküre çalkalanmaya başlamıştır. Bu şekilde dağlar oturtulup onlarla tutturulmuştur. Bazı yorumcular bunu, üzerinde yerkürenin bulunduğu “Hut” (büyük balık) olarak tanımlamışlardır.

Yine benzeri bir rivayete göre, güya Tanrı önce yerkürenin kabuğunu (ve canlılardan başka yarattıkları), “Nün” maddesinin üzerine kabuk halinde yayıp döşemiş ve bu şekilde yerküre ortaya çıkmıştır. Fakat, her taraftan bu şekilde sarılmış olan “Nün”nefes alamayınca, tıpkı nefesi tıkanmış bir balık gibi ıstırapla deprenmeye başlamıştır; bu deprenme yüzünden zelzeleler meydana gelmiş ve bu yüzden yerkürenin sathı [yüzeyi] çalkanıp yarılarak volkanlar oluşmuştur; volkanlar yüzünden etrafa saçılan yerküre dalgalarından dağlar yaratılmış ve bu şekilde dağlar oturdukça, yerküre oturulabilecek bir yer haline gelmiştir! Yani dağlar, yerkürenin deprenmesini, oynamasını, sarsılmasını önleyecek nitelikte oldukları için birer “çivi” işini görmüşlerdir.

Ve işte Kur’an’ın ilim kaynağı olduğunu söyleyenlere göre, Tanrı, “Biz yeri (arzı) bir döşek, dağları da birer çivi (evtad) yapmadık mı?” (Nebe1 Suresi, ayet 6-7) diyerek bunun böyle olduğunu bildirmiştir!

Öyle bir bildiri ki, akılcılığın hiçbir şekline olanak tanımamakta!

-İlhan Arsel (Kuran’ın Eleştirisi s.82-83)

Hz. Ömer’in Kuran’a etkisi

arif tekin kuranin kokeni hz omer bedr esirler enfal 68

arif tekin kuranin kokeni hz omer bedr esirler enfal 68

Ömer’in, -en önemlisi- Kuran’ın oluşturulması konusunda Muhammed’i şu veya bu şekilde Muhammed’i etkilediğini görüyoruz.. Ömer’in bu yönüyle ilgili açıklamalara geçmeden önce, onun görüşlerine uygun veya onun önerilerini tasdik eder [onaylar] mahiyette inmiş olan ayet sayısı hakkında var olan görüşlerle ilgili değişik yazarlardan toplu bir bilgi sunmaya çalışalım:

İbn-i Asakir (ö. hicri 571) “Kuran ayetleri inerken Ömer’in de görüşlerine yer verilmiştir; onun görüşleri de nazarı dikkate alınmıştır” deyip bu konuda çok önemli bir açıklama getirirken; İslam camiasında çok önemli bir üne sahip olan İmam Suyuti (ö. hicri 911), “Kuran’ın 21 ayeti Ömer’in görüşlerine uygun, onları doğrular mahiyette inmiştir” diyor ve ekliyor: “Oysa bu sayıyı 30’a çıkaranlar da vardır.” Yine en azından adı geçen yazar kadar İslam camiasında ünlü olan İbn-i Hacer Askalani (ö. 852-h), bu konuda bir hadis aktararak, “Kuran 15 yer Ömer’in görüşlerini doğrulamıştır” diyor. Bu konuda en çarpıcı örnek, Ömer’in oğlu Abdullah’tan geliyor. Abdullah, aynen şöyle diyor: “Herhangi bir konuda babam Ömer ayrı, halk da ayrı karar verseydi, o tartışmalı konuda gelecek olan Kuran ayeti, ille de babamın görüşlerini doğrular mahiyetteydi.” İmam Şeybani de Fedailü’l İmameyn adlı yapıtında, “Kuran’ın ayetleri, 21 konuda Ömer’in görüşleri doğrultusunda inmiştir” diyor. İmam Mücahit ise şöyle diyor: “Bazen Ömer fikir belirtildi, Kuran ayetleri de ona göre inerdi.”

-Arif Tekin (Kuran’ın Kökeni s.53)

Bedir Esirlerine Karşı Ömer’in Tavrı ve Gelen Ayetler

İbn-i Abbas anlatıyor:

“Bedir harbinde esir alınan 70 müşrik hakkında Muhammed, Ebu Bekir ve Ömer’den görüş istedi. Ömer hepsini kılıçtan geçirmeyi teklif etti ve şunu ekledi: ‘Ali kendi ağabeyi olan Akil’i öldürsün; ben de kendi yakınlarımı öldüreyim’ (Ömer, burada birçok isim sayıyor. Yani, herkes esir düşen kendi akrabasını vursun) dedi. Buna karşılık Ebu Bekir ise, ‘Bu esirlerden fidye alıp serbest bırakalım’ dedi. Netice itibariyle Muhammed tarafından Ebu Bekir’in görüşü benimsendi. (Yani esirler, fidye karşılığı serbest bırakıldı.)”

Görüldüğü kadarıyla Muhammed, Ömer’in görüşünü çaresizlikten dolayı reddetmiştir. Çünkü belirtildiği gibi, her Müslümanın bu esirler içerisinde akrabaları vardı. Bu esirlerin öldürülmesi, Müslümanlar içerisinde vahim sonuçlar doğurabilirdi. Kaldı ki, Muhammed’in de hem amcası Abbas, hem de damadı (kızı Zeynep’in eşi) ve başka akrabaları da bu esirler arasında bulunuyorlardı. Demin de söylendiği gibi, sonuç itibariyle tutsaklar fidye karşılığı serbest bırakıldılar. Bu arada Ömer’in öne sürdüğü teklif uygulanmadığı için en azından kendi içinde rahatsız olduğu muhakkak. Çünkü Ömer söylediğini ille de yaptıran bir kişiliğe sahitp, kolay kolay onun sözü yerde kalmazdı. Sonunda bu olayın vuku bulduğu dönem içinde Enfal Suresi’nin 67. ve 68. ayetleri indi. Bu ayetlerde, “Yeryüzünde ağır basıp küfrün belini kırıncaya kadar, hiçbir peygambere, esirleri bulunması, yaraşmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz. Halbuki Allah, (size) ahireti istiyor. Zira Allah azizdir (yani, dostlarını düşmanlarına galip kılar), hakimdir (Dünyanın mı ahiretin mi daha hayırlı olduğunu o çok iyi bilendir). Allah’tan bir yazı (kaderinizde sizi affetmek) geçmemiş olsaydı, aldığınız fidyeden ötürü (size) mutlaka büyük bir azap dokunurdu” deniyor.

Evet durum ortadadır. Ömer, bu esirlerin öldürülmesini istiyordu. Ebu Bekir ile Muhammed ise fidye karşılığı esirlerin serbest bırakılmasından yanaydılar. Ömer’in görüşünün kabul edilmesi, büyük bir katliama neden olacaktı. Oysa böyle bir durum hem pratik siyaset, hem de oluşturulacak genel prensipler açısından sorun yaratacaktı. Gerçek uygulamada ise, siyaseten ve ilkesel olarak daha ılımlı bir yol izlendi. Ancak, Ömer’in görüşünün burada dışlanmış olmasına karşılık, gelen ayette, söz konusu olayda yanlış karar verildiği dile getirilmekle birlikte, Allah, bağışlayıcı niteliğinden dolayı Muhammed ve Ebu Bekir’i de affetmiş oluyordu. Böylece hem siyasi bir hata işlenmemiş, hem de Ömer’in dargınlık ve küskünlüğü de gelen bu yeni ayetler giderilmiş oluyordu.

Daha sonra Muhammed bu ayeti açıklarken ağlamaklı bir biçimde, “Eğer bu ayetlerle Allah bizi affetmeseydi, hepimiz cezalandırılacaktık; yalnız Ömer ve Sad bin Muaz kurtulacaklardı” diyor. Halbuki Ömer, fidye değil, onların öldürülmesini tercih ediyordu. Buna rağmen inen ayet, Muhammed’in verdiği o insani karara yanlış; esirleri öldürmek isteyen Ömer’in fetvasına da doğru diyordu.

-Arif Tekin (Kuran’ın Kökeni s.60-61)

Muhammed’in cinsel hayatı üzerine

ilhan arsel seriat ve kadın muhammed cok evlilik gazali

ilhan arsel seriat ve kadın muhammed cok evlilik gazali

İbn İshak, İbn Hişam, İbn Sa’d, Gazali, Tusi, İbnü’n Nefis ve daha niceleri, Muhammed’in şehvetinin bolluğunu Tanrısal bir özellik olarak belirtmekte birbirleriyle yarış etmişlerdir. İbn Sa’d, Kitabu Tabakatu’l Kebir adlı yapıtında bu konuya tüm bir bölüm ayırmıştır. İmam Gazali, İhyau-Ulumi’d-Din adlı yapıtında sahabenin zahitlerinden olan Abdullah b. Ömer’in rivayeti olarak Muhammed’in sınırsız bir şehvet gücüne sahip olduğunu belirtmek için, oruçlu zamanlarında ve genellikle akşam vakti yemekten sonra ve çoğu kez namazdan önce cinsi münasebet ile iftar ettiğini sonra yıkanıp namaz kıldığını nakleder ve bunu tüm Müslüman erkeklere “uygulanması gereken güzel bir örnek” olarak takdim eder..


İbnü’n Nefis, Risaletu’l-Kamilliye adlı kitabında, Muhammed’deki şehvet çokluğuna ve onun cinsel yaşamındaki aşırıklıklara övgüler yağdırmış, haremini fazla sayıda kadınlarla doldurmuş olmasını ve bu kadar çok sayıdaki kadını cinsel bakımdan doyurmasını ve böylesine sonsuz bir şehvet gücüne sahip bulunmasını Muhammed’in peygamberliğinin işareti saymıştır.

Yüzyıllar boyunca Kuran yorumcuları ve din adamları aynı temayı işlemişler ve Muhammed’in gece ve gündüz cinsi münasebette bulunmayı gelenek edinmesini, çoğu zaman bir saatlik bir süre içerisinde tüm karılarını ziyaret ederek onlarla yatmasını “Tanrı elçisi” adına iftihar [övünme] vesilesi saymışlardır.

-İlhan Arsel (Şeriat ve Kadın s.385-386)

Muhammed’in Türk düşmanlığı!

turan dursun din bu-1 muhammedin turk dusmanligi kitalut turk

turan dursun din bu-1 muhammedin türk düşmanlığı kıtalut türk

Muhammed’in Türk düşmanlığı

Kendilerini “müslüman” sayan “Türkler”i Muhammed, “müslüman” saymak şöyle dursun; “düşman” diye ilan etmiştir. İslam dünyasında en sağlam kabul edilen hadis kitaplarında da bu var. Başlı başına bir bölüm olarak. Bölümün adı da çok. İlginç: “Kıtalu’t-Türk”. Anlamı da: “Türklerle öldürüşmek (savaş)”. Buhari’de, Ebu Davud’da ve Tirmizi’de bölümün adı bu. İbn Mace’de “Babu‘t-Türk”, yani “Türkler Bölümü”. Müslim’deyse, “Kıyamet alametleri” arasında yer alıyor.

Muhammed, “Peygamberliğinin bir kanıtı” olarak, gelecekten haber verirken, Kıyametin bir alameti olarak Türklerle nasıl çarpışılacağını, müslümanların, Türkleri nasıl öldüreceklerini de anlatıyor. Hem Türk diye ad vererek, hem de tarif ederek, yüzlerinin, gözlerinin, burunlarının, derilerinin, renklerinin nasıl olduğunu anlatarak. Anlaşılan o ki, Türkler konusunda kendisine bir takım bilgiler verilmiş. Muhammed’in anlatmasına göre, “Türklerle öldürüşme”, taa “Kıyamet”e dek söz konusu. Kıyametin bir alameti olarak da müslümanlar, yeryüzündeki Türkleri öldürüp temizleyecekler. Yoksa kıyamet kopmayacak. İşte hadislerden bir kesim:

– Müslümanlar, Türklerle öldürüşmedikçe, kıyamet kopmayacaktır. Yüzleri kalkan gibi, üst üste binmiş (kalın) derili olan bu toplumla…. kıl giyerler.”( Bkz. Müslim, e’s-Sahih, Kitabu’l-Fiten/62-65, hadis no:2912; Ebu Davud, Sünen, Kitabu’l-Melahim/9 Babun fi Kıtali’t Türk, hadis no: 4303; Nesei, Sünen, Kitabu’l-Cihad/ Babu Gazveti’t-Türk…)

-“Siz (müslümanlar), küçük gözlü, basık burunlu, yüzleri kalkan gibi, derisi üst üste binmiş olan toplumla öldürüşmedikçe kıyamet kopmayacaktır.” (Buhari, e’s-SAhih, Kitabu’l-Cihad/96; Müslim, e’s-Sahih, kitabu’l-Fiten/62 hadis no: 2912; Ebu Davud, Sünen, hadis no: 4304; Tirmizi, h. no: 2251; İbn Mace, h. no: 4096-4099)

“KITALU’T-TURK” HADİSLERİNDEN. “Türklere karşı kıtal [savaş], kesinlikle olacak.”… (Buhari, e’s-Sahih, Kitabu’l-Cihad/96)

“Şu da kıyamet alametlerinden: Kıldan (keçe) ayakkabı giyen bir toplumla vuruşup öldüreşeceksiniz. Geniş yüzlü, yüzleri kalkan gibi, üst üste derili toplulukla vuruşmanız-öldürüşmeniz kıyamet alametlerindendir. Siz (müslümanlar), küçük gözlü, kızıl yüzlü, basık burunlu, yüzleri kalkan gibi, derisi üst üste binmiş olan Türklerle öldürüşmedikçe kıyamet kopmaz.”( Bkz. Buhari, e’s-Sahih, kitabu’l-Cihad/95; Müslüm, e’s-Sahih, Kitabu’l-Fiten/66, hadis no: 2912; İbn Mace, h.no: 4097-4098).

– “Sizinle (siz müslümanlarla), küçük (çekik) gözlü toplum, Türkler savaşacaktır. Siz onları, üç kez önünüze katıp süreceksiniz. Sonunda Arap Yarımadası’nda karşılaşacaksınız. Birincide, onlardan kaçan kurtulur. İkincide kimi kurtulur, kimi yok edilir. Üçüncüdeyse onların tümü kırılacaktır.”(Ebu Davud, sünen, hadis no: 4305.)

Muhammed’in, bugün kendisine “Peygamberimiz, efendimiz” diyen Türklere bakışı tutumu budur işte.

-Turan Dursun (Din Bu-1 Tanrı ve Kuran s.239-240)

Ay İkiye Bölünüp Yere Düşmüş!

turan dursun din bu-1 ay ikiye yarilip yere dusmus sakkul kamer

turan dursun din bu-1 ay ikiye yarilip yere dusmus şakkul  kamer

Ay İkiye Bölünüp Yere Düşmüş

İslam’da Şakku’l-Kamer (Ay’ın bölünmesi) Mucizesi diye ünlü “mucize”yi birlikte göreceğiz:

Kamer Suresinin 1. ayetine, Diyanet’in resmi çevirisinde şöyle anlam verilir:

“Kıyamet saati yaklaşır, ay ayrılır.”

Bu çevirideki “yaklaşır, ayrılır” ayetteki sözcüklere uymuyor. Ayette, burada, “geçmiş zaman” kipi kullanılıyor. Bu nedenle, doğrusu: “Yaklaştı, ayrıldı.”dır. “Ayrıldı”yerine de ayetteki “inyakka” sözcüğüne uygun olması için “bölündü”, ya da “parçalandı” demek gerekir. Diyanet’in çevirisi, burada, “akıl ve bilim dışılığı örtmek” amacıyla, sözcükler kendi anlamlarının dışına çıkarılarak, daha sonraki ayetler, ayrıca açıklayıcı hadisler gözardı edilerek yapılmış bir “yorum”a, ibnü’l-Cevzi’nin yorumuna (Bkz. tefsiru ibnü’İ-Cevzi, 8/89.) dayanmakta. Bu yorum, tefsircilerce kabul edilmez. (Bkz. M.Ali Sabuni, Safvetu’t-tefisir, 3/284; Hizin, 4/226.)

Bu durumda ayetin doğru çevirisi şudur:

“Kıyamet (saat) yaklaştı; ay bölündü (parçalandı) :”

Bunu izleyen iki ayetin anlamı da şöyle: “Onlar bir mucize gördüklerinde; yüz çevirirler ve: ‘sürüp giden bir büyüdür.’ derler. Yalanladılar ve kendi eğilimlerine uydular. Her şey, yerini bulur.” (Kamer: 2-3.)

Görüldüğü gibi ayetlerde açıkça, kıyametin yaklaştığının da bir belirtisi olarak, Ayın bölündüğü ve bu mucizeyi, inanmazların yalanladıkları” anlatılıyor.

Bu ayetlerin anlattığı olayı aktaran hadislere bakalım.

Gökteki Ay mı, Arabistan’daki Hira Dağı mı daha büyük?

İlkokul öğrencileri bile böyle soruyu saçma bulur, değil mi? Ama hadiste anlatılana bakılırsa bu soruya saçma dememek gerek.

Malik Oğlu Enes anlatıyor:

“Mekkeliler, Peygamberden bir mucize göstermesini istediler. Peygamber de onlara ayı ikiye bölünmüş olarak gösterdi. Öylesine ki, onlar, Hira Dağı’nı, bu iki parçanın arasında görüyorlardı.” (Bkz. Buhari, e’s-Sahih, Kitabu’1-Menakib/36; Müslim, e’s-Sahih, Kitabu St- fati’l- Münafdun/46-47, hadis no: 2802.)

Abdullah İbn Mes’ud anlatiyor:

“Peygamberle birlikte Mina’daydık. Birden ay iki parçaya bölündü. Bu parçalardan biri, dağın arkasında, biri de dağın beri yanında kaldı. İşte o sırada Peygamber. Bakın da tanık olun!’ dedi.” (Bkz. Buhari, es-Sahih, aynı yer; Müslim, e’s-Sahih, aym yer, hadis no: 2800.)

Düşünün. İnanmazlar, Muhammed’den, peygamberliğini kanıtlamak için bir mucize istiyor.

Tanrı da Muhammed’e güç veriyor. Muhammed mucizesini gösteriyor: Şu gökteki, şu Amerikalıların ayak bastığı, şu bildiğimiz AY, iki parçaya bölünüyor.

Parçalanan Ay, YER’e düşüyor. Yeryüzünün UFACIK BİR BÖLGESİNE sığınıyor. Düştüğünde orada, kimseyi EZMİYOR.

Ay böylesine ufakmış ki: Hira dağı ondan daha büyük. Çünkü geriden bakınca, Hira Dağı, AY’ın iki parçası arasında gözükebiliyor!

Ve düşünün: Böyle bir “olay”ı bile, Mekkeliler bir mucize saymıyor. “Olay”a tanık oldukları halde!

Ve dünyanın her yanından gözüken şu ay, o sırada ikiye bölünüp yere düşüyor da, dünyanın hiçbir yerinde, kimse farkında olmuyor. “Olay”ı ne gören oluyor, ne de yazan. Muhammed’in Sahabilerinden başka… Ayrıca: Ayın “bölünmesi”, haber verilegelen kıyametin yaklaştığının bir kanıtı oluyor.

Yukarıdaki ayet ve hadislere göre, bütün bunlara “inanmak” gerekiyor.

-Turan Dursun (Din Bu-1 Tanrı ve Kuran s. 221-222)

Çokeşlilik ve Muhammed’in Ali’ye karşı çıkması

ilhan arsel seriat ve kadin hz ali fatima evlilik

ilhan arsel seriat ve kadin hz ali fatima evlilik

Hatırlatalım ki, Muhammed, Arap psikolojisini herkesten iyi bilen bir kimseydi. Arap bedevisinin şehevi ihtiyaçlarını en cömert ve cazip yollardan gidermenin ve aynı zamanda kadını aşağılatmanın, yani bir taşla iki kuş vurmanın “çokkarılı evlilik” sistemiyle sağlanabileceğini bilirdi. Kadını küçültücü ve erkeğe köle edici her sistemin (hele bu sistem aynı zamanda şehvet arzularını da karşılıyor ise), Arap bedevisini mutlu kılacağını takdir ederdi. Nitekim kadını dövülecek, sövülecek ve hakir görülecek bir yaratık halinde tutmaya matuf [yönde] hükümlere sarılırken, aynı zamanda çokkarılı evlilik geleneğini de işler halde tutması bundandır. Arap bedevisinin bu düşüncelerine vakıf olduğu içindir ki, çokkarılı evliliği en makbul kişi olmanın yolu olarak gösterir ve,

“(İslamda) en makbul kişi (En faziletli kul), fazla sayıda kadınla evli olan kişidir”

diye salık [tavsiye] verirdi. Fakat yine bunun gibi, aynı çatı altında ve bir tek kocaya bağlı olarak diğer kadınlarla birlikte yaşamanın her kadın için fevkalade haysiyet yıkıcı, aşağılatıcı ve azap verici bir şey olduğunu da çok iyi bildiği içindir ki, müminlere şu öğüdü verirdi:

“Bir kadını aşağılatmak istiyorsan evine (evlendiğin kadının üstüne) başka bir kadını daha al.”

Bu sistemin kadın bakımından ne kadar azap verici olduğunu bildiği içindir ki, canı kadar sever gördüğü kızı Fatima’yı bu azaptan uzak kılmak istemiş ve damadı Ali’nin Fatima’dan gayrı başka bir kadınla evlenmesine izin vermemiştir. Bilindiği gibi Fatima, Muhammed’in ilk eşi olan Hatice’den olma ve sağlığında hayatta kalan tek evladıdır. Her ne kadar diğer eşlerinden başkaca kız çocukları olmuş ise de, bütün kızları arasında Fatima’ya karşı özel bir ilgi duymuştur:

“Fatime benim bir parçamdır; kim ki Fatima’ya kötülük eder, tıpkı bana etmiş gibidir; kim ki onu hoşnud eder, beni hoşnud etmiş olur”

derdi. İbn Hanbel’in Müsned (IV, 326) ve Belazuri’nin Ansab’ul-Eşraf adlı yapıtlarında bununla ilgili hususlar açıklanmıştır.

Böylesine düşkün göründüğü Fatima’sına varını yoğunu vermekten ve hiç kimseye karşı göstermediği cömertlikten kaçınmadığını söylenir. Örneğin Hicaz’ın zengin vahalarına sahip olduğu zaman bunların büyük bir kısmını Fatima’ya tahsis etmiştir.

Ve işte bu çok sevdiği kızını Muhammed, yakın akrabalarından Ali ile evlendirmiştir.

Ali bir süre boyunca Fatima’ya fazlasıyla bağlı kalmış ve fakat her şeye rağmen haremine yeni kadınlar katmak istemiştir. Çünkü Fatima’yı tek karı olarak görmek bıkmaya başlamıştır. Tıpkı diğer başka kocalar gibi o da çeşitli kadınlarla yatıp kalmak arzusuna kapılmıştır. Hele kayın pederi olan Muhammed’in birbirinden güzel kadınlarla keyif çıkardığını görmekle aynı mutluluğa kendisini de pek olarak layık görmüştür.

İşte bu heves içerisinde hayaller kurarken günlerden bir gün Ebu Cehl’in kızını gözüne kestirir ve güya ondan evlenme teklifi aldığını ve gönlünün eğilimlerine kapıldığını ileri sürerek onunla evlenmeye karar verir. Ne var ki, bu haberi duyan Muhammed küplere biner; çünkü eğer Ali başka bir kadınla evlenecek olursa, sevgili kızı Fatima’nın buna çok üzüleceğini ve başka kadınlarla aynı çatı altında yaşamaktan dolayı azap çekeceğini bilir. Derhal halkı camide toplar ve Ali’nin bu evliliğine razı olmayacağını bildiren bir hutbe irad eder ve şöyle der:

“Ali İbn Ebu Talib’in (kızım Fatima’dan başka) bir kadın almasına izin vermeyeceğim, meğer ki [şu durum haricinde] kızımı boşamış olsun. Fatima benim bir parçamdır ve onu üzüntüye sokacak olan her şeyi beni de üzer.”

Bazı kaynaklar Muhammed’in bu davranışını, kızına olan sevgisine değil ve fakat Ebu Cehl’e olan husumetine hamlederler ve derler ki Ebu Cehl’i kendisine düşman bildiği içindir ki, Ali’nin başka bir kadınla evlenmesine engel olmuştur. Oysa ki bu yanlış bir değerlendirmedir; çünkü eğer öyle olmuş olsaydı, daha önce Zeyd’i, Ebu Cehl’in kızıyla evlendirmezdi.

Fakat her ne olursa olsun olay şudur ki, Ali, Muhammed’in direnmesine karşı fazla bir şey yapamayacağını anlayarak bu evlilikten vazgeçer ve söylendiğine göre Fatima’nın ölümüne kadar başka bir kadınla evlenmeyi düşünmez.

Bununla beraber sanılmamalıdır ki, Fatima ile yetinme zorunda kalmıştır. Hayır! Cariye edinmek suretiyle başka kadınları koynuna alma kolaylığından ömrü boyunca yararlanmıştır.

-İlhan Arsel (Şeriat ve Kadın s.356-358)

Kuran’da Allah’ın bizzat Velid bin Muğire’ye hakaret ve lanet etmesi

ilhan arsel kuranin elestirisi-1 velid bin mugire muddessir suresi

ilhan arsel kuranin elestirisi-1 velid bin mugire muddessir suresi

Kur’an’ın Müddessir Suresi’nde, Tanrı’nın şöyle konuştuğu yazılıdır:

“Ben onu sekara (cehenneme) sokacağım. Sen biliyor musun sekar nedir? Hem (bütün bedeni helak eder, hiçbir şey bırakmaz) hem (eski hale getirip tekrar azap etmekten) vazgeçmez o. İnsanın derisini kavurur. Üzerinde on dokuz (muhafız melek) vardır…” (Müddessir Suresi, ayet 26-30).

Şeriatçılar ve onlara inanan kimi saf “aydınlarımız”, bu ayetlerde yer alan “19”sayısında “mucizevi” bir anlam yattığını, çünkü bununla Kur’an’ın, Tanrı sözleri olduğunun kanıtlandığını söylerler; yüzyıllar boyunca insanların bu “19”sayısı konusunda tartıştıklarını, fakat bir türlü gerçeğe varamadıklarını, nihayet bugün artık bilgisayar sayesinde bir çözüm sağlandığını iddia ederler. Çünkü, Kur’an’da. 114 sure bulunduğunu ve bunun “19”sayısının tam katı olduğunu belirtirler; ya da Kur’an’daki bazı deyimlerin “19”sayısıyla eşdeğer sağladığını söylerler. Söylerken de, bilerek ya da bilmeyerek, Kur’an’ın içeriğinden habersiz görünmek bir yana, bir de akılcı düşünceye ters tutumlarını bir kez daha ortaya koymuş olurlar. Bir kere Kur’an’da 114 sure bulunduğunu ve bunun “19” sayısının tam katından oluştuğunu öne sürerlerken, sureler sayısının kesinlik arz etmediğini, nitekim bu sayının 112, 113 ya da 116 olduğunun öne sürüldüğünü düşünmezler. Gerçekten de, Süyuti’nin yapıtlarında belirtildiği gibi, Enfal ve Beraet (Tevbe) surelerini bir sayarak Kuran’da 113 sure olduğunu söyleyenler yanında, Felak Suresi ile Nas Suresi’ni Kur’an’dan saymayıp, sure sayısının 112 olduğunu öne sürenler (İbn Mes’ûd’un mushafında olduğu gibi) ya da iki “kunut”duasını Kur’an’dan sayıp bunları birer sure olarak ekleyerek Kur’an’ın 116 sureden oluştuğunu söyleyenler (Übey b. Ka’ab’ın mushafında olduğu gibi) vardır. Kur’an’daki ayet sayısına gelince, bunun da 6000 olduğunu söyleyenler yanında 6666 olduğunu söyleyenler de vardır ki, “19”sayısının tam katı olmakla ilgisi yoktur. Fakat, cehennemdeki muhafız melekler sayısının “19”olarak saptandığını belirten Müddessir Suresi’nin ilgili ayetlerini dikkatlice okuyup akıl süzgecinden geçirdiğiniz takdirde, 19” sayısında “mucize” ya da “keramet” yattığını kabul etmek şöyle dursun, söylenenlerin aklı dışlayan verilerden ve çelişkilerden oluştuğunu görmekle şaşkına döner ve muhtemelen kendi kendinize sorarsınız: “Acaba bu sözler, Kur’an’ın Tanrı ‘dan gelme olduğunun kanıtı sayılabilir mi?”

Her şeyden önce şunu belirtelim ki, Beyzavi, Zemahşeri ve Süyuti gibi en sağlam İslam kaynaklarının bildirmesine göre, Müddessir Suresi’nin yukarıya aldığımız ayetleriyle Tanrı’nın, cehennemde 19 muhafız melek bulunduğunu belirterek, “Ben onu sekara (cehenneme) atacağım” dediği kişi Velid b. Muğire’dir. Çünkü, güya Velid, Muhammed’i “sihirbazlık” ile suçlayan, onun hakkında “delidir” diyen kişidir. Biraz yukarıda gördüğümüz gibi, Kur’an’ın Kalem Suresi’nin 10. ve 15. ayetlerinde “alçak zorba” ve “soysuzlukla damgalanmış” deyimleriyle tanımlanan kişi, bu aynı Velid b. Muğire’dir. Anlaşılan o ki Muhammed, Kalem Suresi’ndeki bu tanımlamayı yeterli bulmayıp, bir de Müddessir Suresi’ne söz konusu ettiğimiz ayetleri koymuştur. Bu ayetlerin tamamı aynen şöyledir:

“Ben onu (Velid b. Muğire’yi), sekara (cehenneme) sokacağım. Sen biliyor musun sekar nedir? Hem (bütün bedeni helak eder, hiçbir şey bırakmaz) hem (eski hale getirip tekrar azap etmekten) vazgeçmez o. İnsanın derisini kavurur. Üzerinde on dokuz (muhafız melek) vardır. Biz cehennem işlerine bakmakla ancak melekleri görevlendirmişizdir. Onların sayısını da inkarcılar için sadece bir imtihan (vesilesi) yaptık ki, böylelikle, kendilerine kitap verilenler iyiden iyiye öğrensinler (inansınlar), iman edenlerin imanı artsın; hem kendilerine, kitap verilenler, hem müminler şüpheye düşmesinler, kalplerinde hastalık bulunanlar ve kafirler de ‘Allah bu misalle ne demek istemiştir?’ desinler. İşte Allah böylece, dilediğim sapıklıkta bırakır, dilediğini doğru yola eriştirir. Rabbinin ordularını kendisinden başkası bilmez. Bu ise, insanlık için ancak bir öğüttür” (Müddessir Suresi, ayet 26-31).

Görülüyor ki, bu ayetlere göre Tanrı, cehennem meleklerinin sayısını “19” olarak saptamıştır. Çünkü, istemiştir ki, bununla hem inkarcılar “imtihan edilmiş”olsun, hem kitaplılar (yani Yahudiler ve Hıristiyanlar) Kur’an’a inansın, hem Müslümanların imanları artsın, hem de “kitaplılar” ile “müminler” kuşkudan uzak kalsınlar! Ve yine istemiştir ki, Velid gibi “kalplerinde hastalık bulunanlar” ve “kafirler”, “Allah bu misalle ne demek istemiştir ki?” diye kendi kendilerine sorsunlar!

Pek güzel, ama nasıl oluyor da “19” sayısı, Tanrı’nın bütün bu isteklerini ağlayabiliyor? Yani nasıl oluyor da “kitaplı‘ların ve “mümin’lerin imanını artırırken, “kafir”lerin soru sormalarına vesile yaratıyor? Daha başka bir deyimle cehennemde “19” muhafız meleği vardır diye neden dolayı “kitaplılar” Kur’an’a inansınlar ya da “mümin”lerin imanı artsın da, iş kafirlere gelince onlar, “Allah bu misalle ne demek istemiştir ki?” diye kendi kendilerine sorsunlar? “19” sayısındaki sır ve anlam açıklanmadığına göre, pek doğal olarak “kitaplılar” ve “müminler” de aynı soruyu sormak zorunda kalmayacaklar mıdır? Elbetteki kalacaklardır; nitekim 1400 yıl boyunca herkes bu soruyu sorup durmuştur! Şimdi müminler bile, kendi kendilerine, “Allah bu örnekle ne demek istemiştir ki?” şeklinde soru sormakla, kafir olmuş sayılmayacaklar mıdır? Yoksa acaba Tanrı, müminlerden, her şeyi gözü kapalı şekilde kabul edip, hiç soru sormadan kendisine boyun eğmelerini mi beklemektedir? Eğer böyleyse, bu takdirde insan varlığını “akıl” ile yaratmış olmasının anlamı nedir?

Öte yandan yukarıdaki ayetlerde, “19”sayısının, inkarcıları sınamak için seçildiği belirtildikten sonra, şöyle deniyor:

“…İşte Allah böylece, dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini doğru yola eriştirir…” (Müddessir Suresi, ayet 31).

Bu sözler Velid b. Muğire’nin, gerçek bir Müslüman olmayışıyla (ve onun gibi davranan diğer kafirlerlerin tutumlarıyla) ilgilidir. Ancak, dikkat edileceği gibi, Kur’an’ın bu hükmüne göre Tanrı, dilediğini sapıklıkta bırakan, yani “inkarcı ”yapan ya da doğru yola sokandır. Yani Tanrı, hem dilediği gibi kişileri -ki olayımızda bu Velid b. Muğire’dir- sapıklıkta bırakıp “kafir”lerden yapıyor hem de “kafir”dirler diye lanetleyip cehenneme atıyor! Böylece kendi kendisiyle çelişkiye düşmüş oluyor!

-İlhan Arsel (Kuran’ın Eleştirisi 1 s.85-86)